09.20.2024

Bir Avrupa hükümeti daha göç tarafından düşürüldü!

Fransa’da ve Avrupa’da aşırılık çoğalıyor ve aşırı sağcılık, karşılık olarak aşırı solculuğu doğuruyor.

Zor soruların kolay cevaplandığı bir çağda, artık Avrupa’nın “en güçlü seçmeninin” kimliği hakkında hiçbir şüphe yok.

O seçmen korkudur. Öncelikle göçle ilişkili gelecek korkusudur.Nael adlı gencin öldürülmesinin Fransa’nın şehirlerini ve banliyölerini ateşe vermesinden birkaç gün sonra, dün, göçmenlik meselesi Hollanda hükümetini de düşürdü.

Hollanda’daki koalisyon hükümetinin Başkanı Mark Rutte, koalisyon partileri arasında göçmenlerin aile birleşimi başvurusu için kabul edilebilir sınırlamalar konusunda çıkan anlaşmazlığın ardından hükümetinin (merkez sağ) istifasını sundu. Ardından yeni genel seçim çağrısında bulundu.

Hollandalı partiler, özellikle de ılımlı muhafazakar ve liberal partiler, göç düşmanı ve özellikle Müslümanlardan nefret eden Geert Wilders liderliğindeki aşırı sağ popülizmine temkinli yaklaşıyor ve endişeyle bakıyorlar.

Gerçekten de Hollanda’da ve başka yerlerde, bilinçli Avrupa demokratik güçlerinin nihai hedefi, yalnızca muhafazakar sağa değil, aynı zamanda ırkçı sağa ve neo-faşizme doğru kaymayı durdurmak oldu.

Bu nedenle söz konusu güçler, bir yandan insani ve etik ilkeler arasında bir tür hassas “denge” kurmaya çalışırken, diğer yandan ırkçılara göç korkusunu “beslemelerine” ve “yabancıları” şeytanlaştırma çabalarını hızlandırmalarına yardımcı olacak pratik gerekçeler sunmaktan kaçınıyorlar.

Bu sütunda daha önce, ırkçı ve faşist sağın birçok ülkede ve birden fazla kıtada yüzünü gösterdiği için meselenin artık Batı Avrupa ile sınırlı olmadığını belirtmiştim.

Bazı ülkelerde bu sağ, anlamı geniş “sağ” çatısı altında güç denkleminde temel bir figüre dönüşmeyi başardı.

Diğer ülkelerde ise iktidarı ele geçirmek için geleneksel ılımlı sağdan güç almaya dahi ihtiyacı kalmadı.

Avrupa’nın içinde ve dışında birçok ülkede bunun olduğunu görüyoruz. Gerçekten de, birkaç yıl önce çoğumuza sadece “marjinal istisnai durumlar” gibi görünen olguları, bugün bir arada yaşama ve demokrasiye yönelik varoluşsal bir meydan okuma olarak görüyoruz.

Sadece bir hatırlatma; İtalya’da 1945’te “faşist” Benito Mussolini’nin devrilmesinden sonra ilk kez ülke İtalya’nın Kardeşleri Partisi lideri ve Başbakan Georgia Meloni ile müttefiki, Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini aracılığıyla “neo-faşistler” tarafından yönetiliyor.Engizisyon ve ardından General Francisco Franco ve faşizm ile Nazizm’e sempati duyan sağcı tugaylarının ülkesi İspanya’da, Frankoculuğun mirasçısı olan sağcı Halk Partisi, kendisini “Vox” hareketinin faşistleriyle yeni bir hükümette ittifak içinde bulabildi.

Popülerciler ile ortaklaşa bir şekilde Vox, Mayıs ayı sonlarındaki seçimde bir dizi İspanyol şehrini kazandı.

Anketler, onun bu ayın 23’ünde yapılması planlanan erken seçimlerde de iyi bir performans göstereceğini tahmin ediyor.Yakın gelecekte Almanya’da, özellikle de “Berlin Duvarı”nın yıkılmasından önce Doğu Komünist “Alman Demokratik Cumhuriyeti”ni oluşturan doğu eyaletlerinde de durum pek farklı olmayabilir.

Zira özellikle bu eyaletlerde, göçmen karşıtı aşırı sağ, (Stasi gizli servisi döneminde) on yıllardır totaliter yönetim ile “polis devleti” arasındaki sağlıksız evlilikten ve diyalog, hoşgörü ve demokrasi kültürünün kırılganlığından etkilenen bir toplumda en belirgin güç haline geldi.

Sağcı milliyetçi aşırıcılık virüsünün, eski Varşova Paktı’nın diğer iki ülkesine, yani Macaristan ve Polonya’ya da başarılı bir şekilde yayıldığı biliniyor.

İki ülkeyi de aşırı ve fanatik sağcılar yönetiyor, dahası aşırı sağcıların önde gideni Macar lider Viktor Orban bugün Avrupa’nın en uzun süre görev yapan hükümetinin başbakanı.