04.22.2024

Furkan Vakfı Selefi Bir Örgüt Mü? Semra Kuytul Yanıtladı

Son dönemlerde gündemi oldukça meşgul eden “Selefi cemaat ve tarikatler” tartışmaları arasında Furkan Vakfı’nın da adı geçmesi üzerine, vakıf hocalarından Semra Kuytul, katıldığı sosyal medya programında kendisine sorulanları yanıtladı.

“Selefi olduğumuz iddia ediliyor”

Gazeteci Büşra Cebeci’nin sosyal mecrada düzenlediği ‘Keyfi Gündem’ adlı programa konuk olan Semra Kuytul Hocahanım, gündemi meşgul etmeye devam eden konuları ele aldı.

“Herhangi bir cemaatin ya da tarikatin adının geçtiği yerde genel olarak bizim de ismimiz geçiyor” diyen Hocahanım:

“Özellikle bugünlerde cemaat ve tarikatlerin tartışıldığı süreçte, kimse bize ‘Siz kimsiniz?’ diyerek mikrafon uzatmadı. Üstüne bir de çok iyi tanıyorlarmış gibi ‘Selefi’ olduğumuzu iddia edenlere şahit oluyoruz.

Alparslan Kuytul Hocamız’ın cezaevine girdiği süreçte daha çok duyulduk. Bizler bu yola vakıf olarak başladık, Kur’an sünnet ışığında eğitim ve hizmet faaliyetleri sürdürüyoruz, Alparslan Hocamız’ın 30 yılı aşkın sürdürdüğü tefsir dersleri yapması, Kur’an’ın gerçek manasını anlamak üzerine yaptığımız dersler, çevremizdekilere yaptığımız yardım faaliyetleri ile Allah rızası için çalışan insanlar topluluğu diyebilirim Furkan Vakfı için. Kendi yağımızda kavrulmaya çalışıyoruz, ne yurt içi, ne yurt dışı bağlantımız yok, şu an insanlar kötü örneklerle karşı karşıya olduğu için inanmakta zorlanıyor ancak bu şekilde bir vakıf olduğumuzu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim” cümlelerine yer verdi.

“Alparslan Hoca Orta Doğu konusunda çok hassas”

Alparslan Hoca’nın Orta Doğu’ya yönelik yaptığı politik yorumların sebebini anlatan Semra Hoca:

“Orta Doğu, ‘Ümmet’ demektir, İslam Ümmeti de inancımız gereği bizi yakından ilgilendiriyor. Müslümanlar üzerinde oynanan bir oyun, tuzak, sömürge varsa, savaş ile başbaşa kalmışlarsa o zaman onların sesini duyurmak, birtakım oyunları ortaya koymak için oldukça hassas davranıyoruz.

Hocamızın Orta Doğu’ya olan ilgisi de bu sebepledir. Müslümanlar bir ümmettir ve bu konuda bir ırkçılık, ayrılıkçılık da yoktur. Müslüman olmaları, onların kardeş olmaları ve aynı acıyı duymaları için yeterli bir sebeptir. Bu nedenle hocamız da Orta Doğu ile yakından ilgileniyor, yoksa oradaki birtakım grupların görüşüne, fikrine katıldığı için değil” dedi.

“Furkan Vakfı’nın ‘Selefi’ olarak anılması kasıtlı yapılıyor”

Furkan Vakfı’nın ‘Selefi’ olarak anılması için hiçbir sebebin olmadığını söyleyen Semra Hoca, bu nitelemenin kasıtlı olarak yapıldığını söyleyerek şu ifadelere yer verdi:

“Hiçbir zaman böyle bir eğilimimiz olmadı. Ne böyle bir fikrimiz, ne böyle bir görüntümüz! Bazı gazeteciler bazen bu şekilde haddi aşan yorumlarda bulunuyor ancak ben onu şuna bağlıyorum; zamanında yabancı bir gazeteye röportaj verirken bana, ‘kıyafetimiz sebebiyle bizim onlara benzediğimizi’ söylemişti ben de, ‘Acaba bizim kıyafetimiz üzerinden bir plan yürütebilmeleri için onların bize benzetilmeye çalışma gibi bir amaçları olabilir mi?’ diye sormuştum, kendileri de ‘haklısınız’ demişti.

Kadınlarımız dış görünüşü sebebiyle onlara benziyor olabilir ancak biz Allah’ın emri olan kıyafeti üstümüzde taşıyoruz, onun dışında ne fikirlerimiz, ne düşüncelerimiz, ne eylemlerimiz Selefi bir akımla asla kesişmiyor.

Tam tersi, Alparslan Hoca’nın adı, onların ölüm listesinde yer almıştı. Orta Doğu’daki bu çatışmaların en büyük sebebi grupların birbirini ‘kafirlik’ ile itham etmesidir, böylece Müslümanların birbirini öldürmesi caiz hale getiriliyor. Bu en çok kimin işine yarar, bir düşünmek lazım.”

Furkan Vakfı’nın ‘Selefi’ gibi anılmasında; oy kullanmaması ve AKP karşıtlığı bir etken olabilir mi?

Furkan Vakfı’nın birçok grupla birlikte anılmasının sebebi olarak oy kullanmamasının ve Ak Parti’ye olan tutumunun gösterilmesini değerlendiren Semra Hocahanım:

“Aslında Müslümanları rahat bıraksalar, İslam’ı, Kuran’ı ve Peygamber Efendimiz’in metodunu özgür bir şekilde anlatıp yaşayabilsek birçok insan; gayet mantıklı, adaletli, yaşanması normal bir din olarak göreceği üst düzey bir sistem olduğunungörecek. Müslümanlar bu noktada rahat bırakılmıyor, aslında bu bir baskılamadır.

Müslümanlar en ufak bir kitlesel harekete dönüştüğünde hemen ya Işid gibi bir örgütle, ya Hizbullah gibi bir örgütle ‘öcü’ gibi gösterilmeye çalışılıyor. Veya ‘Şöyle bir vakıfla beraber olursanız onlarla beraber içeri atılırsınız’ gibi, halk sürekli İslam’dan korkutulmaya, uzaklaştırılmaya, ötekileştirilmeye çalışılıyor. Akıllı, mantıklı, objektif bakabilen insan, samimi Müslümanların her dönem böyle bir projeyle karşı karşı bırakıldıklarını görebilir. Bunu görmemek ya cehalet, ya da ön yargılı bakmaktır. 

Bunun yanı sıra, hükümete ‘kuru bir muhalefet olsun’ diye yaptığımız bir şey yok ama dini hassasiyetimiz, dine uymayan uygulamaları ya da adaletsiz uygulamaları, yanlış gördüğü uygulamaları, sözleri, cümleleri eleştirmesinde büyük bir etken oluyor ve bunlara karşı sessiz kalmak istemiyoruz. Şu an mevcut hükümet de İslamcı kimliğiyle ayakta durmaya çalıştığı için bizim, yanlış uygulamalara karşı sesimizi çıkarmamız hoşlarına gitmiyor.

Bunun da ötesinde gerçek İslam’ın anlaşılmasını istemeyen bir kesim var. Belki sayı olarak az bir kitle olabilir ancak bu konuda ciddi projeler geliştirme suretiyle Müslümanlar üzerinde sürekli karalama kampanyası oluşturup senaryolar uydurmaya devam ediyorlar.

Özellikle 28 Şubatta birtakım hikayelerin sonucunda insanlar tarikatlerden, cemaatlerden uzaklaştırıldı. Bu kapsamda bizim de adımız geçiriliyor.

Furkan Vakfı ellerine güç geçse, İslami kuralları zorbalıkla uygular mı?

İslami grupların ellerine güç geçtiği takdirde, şeriat kanunlarının olduğu bir dünya tahayyül etmesinin söz konusu olduğunu söyleyen Büşra Cebeci, yönelttiği; “Furkan Vakfı’nın da böyle bir düşüncesi olur mu?” sorusunu üzerine Semra Hocahanım:

“Bizler, Allah’ın yarattığı dünyada, imanımızın gereği olarak Allah’ın hüküm sahibi olduğuna inanıyoruz. Rabbimiz insanlar üzerinde hüküm sahibi olduğu gibi aynı zamanda merhamet sahibidir de. Adaletin en yücesi, hüküm koyanların en güzeli olduğuna iman ediyoruz. Böyle bakınca Allah’ın hükümleri altında yaşadığımızda tüm insanların gerçek mutluluğa erişeceğine inanıyoruz ki, bu çok doğal bir inanç. Bütün Müslümanların kabul etmesi gereken bir neticedir.

Allah bütün kamil sıfatlara sahipse insanlara da zulmedecek değildir. Dolayısıyla biz, ‘Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği olmalı’ sloganını bu mantığa dayandırarak sürekli tekrar ediyoruz. Bu da aslında tevhid inancının temelidir. Allah yaratmışsa onun dediği olmalıdır. Dünya’ya adalet ve merhamet hakim olmalıdır.

Onun dışında dinde zorlama yoktur. Kendi dinin yaşamak isteyen yahut iman etmeyen kişiler topluma bir zarar vermeden istedikleri yaşam tarzıyla güven içerisinde yaşayabilirler. Tarihteki İslam Devletleri’nde de böyle olmuştur. Bazı yanlışlar öne sürülse de en basitinden Osmanlı’da ya da Asrı Saadet’te bunun örneklerini görebiliyoruz. 

Bizim hayalimizdeki dünya, eğer bu dünyayı Allah yarattıysa ki biz buna sonsuz iman ediyoruz, onun dediği olmalı. O zaman merhamet ve adaletin de hakim olacağına gönülden iman ediyoruz. 

AKP’nin otoriterleşmesiyle İslamcılığın bir alakası var mı?

Ak Parti’nin iktidarlık döneminde zamanla otoriterleşmesini hatırlatan Cebeci, İslamcı grupların da zamanla böyle bir dönüşüme uğrama ihtimalini sorması üzerine Semra Hoca, AKP’nin İslami kurallara uygun hareket etmediğini vurgulayarak nesiflerine uyup adaletsizce davrandığını ve bir nevi güç zehirlenmesine uğradıklarını belirtti. 

Hocahanım: “Öncesinde Kur’an ahlakıyla ahlaklanmayan Müslümanlar ellerine güç geçince adeta güç zehirlenmesine uğruyor. Bu tarz durumlar Peygamber Efendimiz’in, Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in hayatında yok! Ne böyle bir lüks hayat var, ne bir aldatma söz konusu değil, tam tersi efendimizin hayatında merhametle, anlayışla, insanlara baskıdan uzak bir yaklaşım mevcut.

Öte yandan İslam dini elbette ki, Müslüman’ın bazı yükümlülüklerini yerine getirmesini ister, o ayrı bir durum ancak efendimiz kimseyi zorla dine de sokmadı, kılık yoluyla Müslüman da etmedi, ancak din hep böyle lanse edildi.

Efendimizin dönemi Asrı Saadet, yani ‘Mutluluk Yılları’ olarak tarihe geçti. Yani her insanın o dönemde huzurlu yaşadığı bir devir. Bu devir, sanki insanların zorla kara çarşafa girdirildiği, zorla dine sokulduğu, üzerilerinde baskı kurulduğu bir dönemmiş gibi anlatılıyor. Aslında töre ile İslam kanunları birbirine entegre edilerek birbirine karıştırılmaya çalışılıyor” ifadelerini kullandı.

Furkan Vakfı Neden Oy Kullanmıyor?

Furkan Vakfı’nın aktif siyasi partilerden herhangi biriyle bağlantısının olmaması, oy kullanmamasının nedenlerini açıklayan Semra Hoca:

“Herhalde Türkiye’de kimse, oy kullanmak suretiyle insanlara faydalı bir sisteme geçiş yapılacağına inanmıyordur. Ortada öyle bir sistem var ki, bunu oyla değiştirebilmek mümkün değil. Aslında baktığımız zaman şu anda cemaatler ya da tarikatler siyasete alet olmakla suçlanmıyor mu? Aslında bir cemaatin hocası, aktif siyasetin dışında davranıyorsa doğru bildiğini söylüyor, haklıya ‘haklı’ haksıza ‘haksız’ diyorsa bu daha kıymetli değil midir? Bir yandan ‘Hocalar neden siyasete karışıyor?’ diyorlar, diğer yandan, hocaların sevenlerini kendi siyasi yükselişlerinde kullanmak istiyorlar. Bu manada hocanın siyasetin üstünde olup tarafsız olarak; ‘Senin yaptığın İslam’a göre doğrudur, senin yaptığın kusurludur’ gibi uyarıda bulunmasının eleştirilen bir şey olması garip değil mi? Yani birilerinin kitlesi olsak daha mı iyi olacaktı? Şimdi böyle olmuyoruz diye mi hedefe konuyoruz? Oy kullanmadığımız için memlekette pek kıymetimiz de kalmıyor gibi bir duruma düşüyoruz. Biz oy kullanmakla bir şeylerin değişeceğine de inanmıyoruz. Türkiye’de inanan sayısı da hızla düşüyor.

‘Oy Kullanmayı İlkesel Olarak Kabul Etmiyoruz’

Bu sistemin içerisinden çıkan adayların ellerinin, kollarının bağlı olduğunu görmemek körlüktür. Sistemin kendisinde bir çıkmaz var. Bunu kabul etmiyoruz. Şu an gelmiş olduğumuz siyasi ortamda da oy kullananların da oylarının bir işe yaramadığı görüldü. İlkesel olarak da bu sistemin içinde bulunan kişi, bu sistemin devamını sağlayan kişi olacaktır. Bu da İslam’ın ilkelerine aykırı bu durum oluşturacağı için oy kullanmıyoruz, bir zararını da görmüyoruz. ‘Keşke oy kullansaydık’ diyeceğimiz bir durum olmadığı gibi, aynı şekilde birçok kişinin de oy kullanarak bir yere varılmadığı düşüncesine de şahit oluyoruz.

‘Sistemden ümit kesiliyor ancak halk farkında değil!’

Şu anda halka, yönetim şekli sorulmuyor, ya da herkesin şikayetçi olduğu kanunlar sorulmuyor ancak bunun dışında, ‘Sistem içinden A şahsı mı başa gelsin, B şahsı mı?’ diye soruluyor. Aslında hiçbir farkı yok, ha İslamcı namaz kılıyor, ha solcu içki içiyor, ha ahlaklı, ha ahlaksız çok fark etmiyor. Yoksa ‘Sen neyle idare olunmak istersin, hangi kanunla yönetilmek istersin?’ diye sorulmuyor hatta bu özellikle gündemden kaldırılıyor. Eğer bir gün bu soruyu sorarlarsa biz de bu seçime katılıp görüşümüzü söyleriz. Nasıl bir yönetim tarzıyla idare edilme sorusunu topluma sorma cesaretini gösterirlerse o zaman biz de neyle yönetilmek istediğimizi belirtiriz. 

‘Ülkede İslamcılar var’ diyorsunuz ancak değişen bir durum yok, haramlar artıyor, şiddet artıyor, içki, zina, İslam’ın yasakladığı mefhumlar kat be kat artmaya devam ediyor. Dolayısıyla başında namaz kılan bir yönetici olmasıyla sistemin uygulanması arasında çok bir fark görülmüyor” cümlelerine yer verdi.

İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son dönemlerde kadına karşı artan şiddetin gözle görülür hale gelmesini değerlendiren Semra Hocahanım:

“Kadına şiddet konusunda toplumda birçok sebep var, bunların herbiri telafi edilmeden son bulması pek mümkün değil. Bazı insanların bu eğilimi çocukluğuna dayanıyor. Erkek eşinin, kadın erkeğin görüşüne saygı göstermiyor, bunlar derin problemler sebebiyle ortaya çıkıyor. Yalnızca ‘Kadına şiddete hayır!’ gibi sözlerle ya da erkeklere çok büyük yaptırımlarla bu sorunun ortadan kalkması mümkün değil. Bazen erkekler de kadınlardan dolayı mağdur olabiliyor. Bu derin sebeplerin başlıca sebebi insanlarda Allah korkusunun bulunmaması. Şu an sadece kadına yönelik değil, sokakta tartıştığı herhangi bir erkeği çekip silahıyla vuran insanlar da mevcut. Sadece kadına değil, çocuğuna, hayvana şiddet uygulayan birçok kişi var. Burada asıl sorgulamamız gereken eğitim sistemi değil midir?

İnsanların kalbinde korkup çekineceği bir şey yok, hesap korkusu yok, Allah korkusu yok, kul hakkından korkmuyorlar. Bunlardan uzaklaştırılmış bir toplum olma yolunda ilerlerken ‘Bu sorunlar neden var, nasıl çözeriz?’ diye de tartışıyoruz. Bu konunun çözülebilmesi için toplumun maddi, manevi ciddi bir eğitime ihtiyacı var. Bu olgunluk seviyesine ulaştığı zaman fertler, birbirlerinin görüşlerine, farklılıklarına saygı duyacaktır. Herkesin başına polis diksen bile bir şey yapmak isteyen yine yapıyor. Asıl çare yaptırımların şiddetinin arttırılması da değil, sorunu kökten yok etmektir. Ben buna sadece kadına şiddet de demek istemiyorum, toplumda genel manada bir tahammülsüzlük oluşmuş. İnsanların eğitiminde çok ciddi bir sorun var, bunu çözmeden bu tarz problemelerin çözüleceğine inanmak boş bir hayal olur” dedi.